Sevda Dükkancı “Çocuklarımız” programında yine miniklerimize ve anne, babalara özel konularla huzurunuzda olacak. Yılbaşından hemen sonra unutulmaz bir masalla başlayacağız beraberliğimize-“Kibritçi kız”. Çünkü çocuklarımızı fizik olarak büyütmek yetmez, onların ruhi gelişimlerini de düşünmek zorundayız ve masal çok büyük bir ihtiyaç.. Masalın yerine de hiçbir şeyi koyamazsınız. Ne şiir, ne roman veya hikaye, ne de film, çizgi film tutabilir masalın yerini..
Masallar, çocukların kalbini doyurur çünkü. Anne ve babalar, çocuklarının midelerini, akıllarını düşündükleri kadar kalplerini de düşünmeliler. Böyle bir masal Hans Christian Andersen'in "Kibritçi Kız" masalı.Soğuk bir gecede,satamadığı kibritleri yakarak ısınmaya çalışan küçük kız, hayaller içinde yavaş yavaş donarak ölüyor. Okuyan herkesin gözlerini yaşartan masalı “Çocuklarımız” programında yeniden hatırlatacağız. Ardından Sofya’da Ulusal Çocuk Sarayı’nı ziyaret edeceğiz ve 60 yıldan beri çocukların yetenkelrini geliştirme konusundaki uğarşıları tanıtacağız. “Prenses kız sendromu” ve “pembe sevgisi” konusunda küçük kızların va ailelerin yanılgıları da program konusu olarak ele alacağız.
KİBRİTÇİ KIZ
Bir yılbaşı gecesiydi. Dondurucu, kavurucu bir soğuk vardı. Yoldan geçenler paltolarının yakasını kaldırmışlar, atkılarına bürünmüşler, hızlı hızlı yürüyorlardı. Kimi evine geç kalmış, acele ediyor, kimi bir eğlence yerine gidiyordu. Çocuklar koşuyorlar, birbirlerine kartopu atıyorlardı. Gecenin zevkini en çok onlar çıkarıyorlardı. Kahkahalarla gülüyorlar, sevinçle haykırıyorlardı. Yalnız bir çocuk vardı ki gelip geçenler onun farkında değillerdi. Ufak bir kız çoçuğu. Başı açık, elbisesi yama içinde, yoksul bir kızcağız. Bir kapının önüne büzülmüş, çıplak ayaklarını altına almıştı. Soğuktan morarmış tir tir titriyordu. Üzerinde oturduğu taş basamakta buz gibiydi.
Yavrucağız da sanki donmuş, bir buz parçası kesilmişti. Geniş bir mukavva kutunun içine sıralanmış kibrit kutularına bakarken gözleri yaşarıyordu. Evet, bu bir kibritçi kızdı. O gün bir tek kutu kibrit bile satamamıştı. Satsa, bir kaç kuruş para kazansa, kalkıp evine gider, annesiyle birlikte hiç olmazsa bir kase sıcak çorba içerdi. Gidemiyordu, çünkü o gün hiç kibrit satamadığını annesine söylemekten çekiniyordu. Soğuktan, üzüntüsünden titreyen kısık,incecik sesiyle “Kibrit var, kibrit”diye bağırıyordu. Sokaktan geçenlerin hiçbiri başını çevirip bakmıyordu… Ah hiç olmazsa ayaklarında terlikleri olsaydı! Biraz önce, sokak sokak dolaşırken, hızla geçen bir arabanın önünden kaçmış, kaçarken terlikleri ayağından fırlamıştı. Karşı kaldırıma geçtikten sonra, dönüp bakmış hınzır bir çocuğun terlikleri kapıp kaçtığını görmüştü.
Arkasından seslenmişti ama, çocuk alaylı alaylı seslenerek koşa koşa uzaklaşmıştı. Kibritçi kız bunun üzerine bir kapının girintisine sığınmış, oracığa kıvrılıp oturmuştu. Parmakları donmuş, sızlamaya başlamıştı. Kızcağız bu acıya dayanamadı, kutulardan birini açıp bir kibrit çıkardı. Parmakları uyuşmuştu, kibrit çöpünü elinde güçlükle tutuyordu. Eli titreye titreye çöpü duvara sürttü. Kibrit birden alev aldı; tatlı, yumuşacık, turuncu bir alev. Zavallı kız, kibriti bir elinden öbür eline geçirerek, parmaklarını ısıttı. İçi de ısınmıştı. Sanki gürül gürül yanan bir ocağın karşısındaydı. Gözleri aleve dikilmiş, düşlere dalmıştı: Güzel bir odada, büyük bir ocağın karşısında oturuyordu. Arkasında kalın bir yünlü hırka, ayaklarında kürklü terlikler vardı. Isınmış, terlemeye bile başlamıştı… Derken kibrit sönüverdi. Kibritin sönmesiyle, o tatlı düşlerde sona ermişti. Kızcağızın parmakları yeniden donmaya, sızlamaya başlamıştı. Bir kibrit daha yaktı.
Bu sırada soğuk bir rüzgar esti. Kız kibrit sönmesin diye, duvardan yana döndü. Öbür elini aleve siper etti. Aleve bakarken, karşısındaki duvar sanki eridi, birden açıldı, içerisi göründü. İçeride geniş bir oda vardı. Kar gibi bembeyaz örtü yayılmış bir masanın üzerine tabak tabak yiyecekler dizilmişti. Sofrada gümüş şamdanlar yanıyor, odayı gündüz gibi aydınlatıyordu. Kızcağız’ın gözleri sofranın ortasında, büyük bir tabağa konulmuş, nar gibi kıpkırmızı kaz kızartmasına dikilmişti. Ağzı sulandı. Elini oraya doğru uzattı. Kibrit yana yana sonuna gelmişti, parmağını yakıyordu. Kızcağız çöpü yere atıverdi. Atmasıyla birlikte, yılbaşı sofrası siliniverdi, gözlerinin önüne taş duvar yeniden dikildi. Üçüncü kibrit daha fazla düşler yarattı:Bir yaz gecesi…Kibritçi Kız kırda bir ağacın altına oturmuş, yıldızlara bakıyor. Gece olduğu halde hava sıcak. Altındaki toprak, gündüz güneşten ısınmış, fırın gibi yanıyor… Küçük kız gözlerini yıldızlardan ayıramıyordu. Uzaktan uzağa gece kuşları ötüyor, kurbağalar bağrışıyordu.
Derken bir yıldız kaydı, gökyüzüne geniş bir yay çizerek uzaklaştı, söndü. Kızcağız: ‘işte, biri daha öldü’ diye mırıldandı. Bir gün, ninesi söylemişti: Her yıldız düştükçe yeryüzünden biri ölürmüş… Ninesini bir daha görebilmek için bir kibrit daha çaktı. Soğuktan kaskatı kesilmiş, beyni durmuştu. O şimdi sokak ortasında olduğunu unutmuş, düşler dünyasına dalmıştı. Kibritin alevinde yine ninesini görüyor, onun sesini işitir gibi oluyordu. İşte ninesi geliyordu. Lapa lapa yağan karların arasından bir melek gibi iniyordu… Geldi, geldi…Kollarını açtı, torununu kucakladı, aldı göklere doğru götürdü… Ertesi sabah, yoldan geçenler, bir evin basamağında donmuş kalmış kızcağızın ölüsünü buldular. Yanı başında bir sürü boş kibrit kutusu vardı. -Zavallı kız ısınmak için bütün kibritlerini yakmış dediler… Bu kibritlerin alevinde onun ne düşler gördüğünü bilemezlerdi ki.
Prenses gibi büyütülen kızlar yetişkinlikte sorumluluk alamıyor
Aşırı süslü kıyafetleri, tokaları, takıları, ayakkabılarıyla 'taş bebek' haline getirilmiş kız çocukları vardır. Gören herkes beğenir, sever, ilgi gösterir. Yoğun ilgiden çocuk kadar anneler de memnundur, zira, onu sevimli, prenses gibi giydirmeyi başaran kişi annesidir ne de olsa. En küçük normal davranışları bile büyük olaymış gibi alkışlanan, abartılan, övülen bu çocukların bütün eşyaları, giysileri, çantaları da 'prenses rengi' olarak kabul edilen pembenin türlü tonlarında; barbi, cindy, winks gibi ideal vücutlu, havalı genç kız figürleriyle bezelidir. Bu çocukların, aile dışında okul ve arkadaş ortamında başka şartlarla karşılaştıkça hayal kırıklığı yaşaması ve mutsuz olması kaçınılmaz bir gerçek. Bu çocuklar yuvaya veya ilkokula başlayınca yaşıtlarıyla eşit muamele görmeyi kabullenemiyor. Gençlik ve yetişkinlik dönemlerinde de sorumluluk yüklenmekte zorlanıyorlar.
"Çok süslü veya markalı kıyafetler giydirilen çocuklar çevresindekilere 'ben kıyafetimle sizden üstünüm, değerliyim' mesajı vermeyi öğreniyor. Aileler, kendi özgüven eksikliklerini çocukların üzerinde yansıtıyor. Bu, çocukların ruhunu zedeleyen, çocuğa yapılan çok büyük bir zarardır. Çocukların dış görünüşten önce ahlaki eğitimlerine dikkat etmek ve bununla değerli olduğunu hissettirmek daha önemli" diyor psikologlar.
Kız çocuklarına neden pembe renk empoze ediliyor?
Dükkanlar ve oyuncak üreticileri, kızlar için özellikle pembe renkli oyuncaklar üreterek ısrarcı prenseslerden oluşan bir jenerasyona sebep olmakla suçlanıyor. Uzmanlar "pembe salgını" olarak tanımladıkları bu durumun kız çocuklarının beynini yıkadığını ve basmakalıp cinsiyet fikirlerini empoze ettiğini öne sürüyor. Kızların daha üç yaşına gelmeden pembe renge bağlandıkları ve pembe dışında giysi ve oyuncakları reddeder hale geldiği de iddia ediliyor. Telegraph'ta yer alan bilgilere göre, bu sorun aileler ve eğitmenler tarafından etraflıca tartışılıyor. Çoğunluk pembe rengin empoze edilmesinden ve pembe dışında bir şey bulmanın neredeyse imkansız olduğundan şikayetçi.